“Kalabalıklarla Kuşatılmak”
Pessoa: “Kalabalıklarla kuşatılmışım”
Kalabalıklarla kuşatılmak toplumsal yaşam içinde belki de kaçınılmaz bir sonuçtur. Kalabalıklarla kuşatıldığından, ama yalnız olduğundan söz eder Fernando Pessoa. O, “Anlamaktan Yoruldum” adlı kitabında ve “… hiçbir şey arzulamıyorum hiçbir şeye ait değilim.” der.
Hep kendimizi bir şeye ait olmak zorunda hissederiz. Çünkü aslında kendimize tahammül edemeyiz. Yalnızlığa, güçsüzlüğe, boşluğa, sonsuzluğa v.s. tahammülümüz kalmamıştır. Acaba kalabalıklar içinde kaybolduğumuzda kendimizi daha güvende mi hissederiz? Yoksa tek başımıza, sonsuz bir evrende, kendi ayaklarımızın üstünde durmayı mı isteriz?
Aslında her grup, – en küçük grup da dahil-, her organizasyon bir sürüdür. Her grubun kendi kuralları vardır ve özgürlükleri kısıtlar. Bunu şu ya da bu adına yapar. Dolayısıyla, bütün bunlardan uzaklaşmayan, tek başına kendi ayaklarının üzerinde durmayan insan, kuşkusuz özgürlüğünden de vazgeçmek zorundadır. En azından var olan özgürlüğünden. Ne kadar varsa artık.
Kalabalıklarla kuşatılmak, insanı hareketsiz bırakır. Ve onu mikro ve makro iktidarlara itaat etmeye, boyun eğmeye zorlar.
Peki insan hiç mi haksızlıklara, adaletsizliklere, sömürüye karşı birlikte mücadele etmeyecek? Evet, elbette edecek. Ama bunun için insanları özgürleştirecek yeni örgütlenme formları, biçimleri bulmak gerekiyor. Yani, bireyin bireyliğini inkâr etmeyen, onu tutsak etmeyen yeni formlar. Onu bir robota dönüştürmeyen yeni özgürlük biçimleri üzerine düşünmek zorunludur.
Yoksa sözde özgürlük için mücadele ederken, aslında özgürlükleri yok edersiniz ve bireyleri birer nesneye, birer robota dönüştürürsünüz. Bundan başka bir işe yaramaz var olan örgütlenme biçimleri.
İstenmeden verebilmek
Halil Cibran’ın magnum opus‘u olan “Ermiş” adlı kitabını zaman zaman açıp okurum. Orada hayatın derinliği vardır ve de çelişkileri. Cibran, kitabında şöyle yazar:
“İstendiğinde vermek güzeldir, fakat anlayıp da henüz istenmeden vermek en güzelidir.” (Halil Cibran: Ermiş , Remzi Kitabevi, Çev: Kenan Sarıalioğlu, 2015, sayfa 17)
Çünkü istemek ya da talep etmek, verilmiş bir şeyin değerini azaltır bence. Elbette yine de değerlidir; ama istenmiştir, talep edilmiştir ve o yüzden verilmiştir. Dolayısıyla orada bir kırıklık vardır, bir şeyler kırılmıştır isteyenin ve alanın iç dünyasında.
“Sonra zengin bir adam ona: ‘Bize vermekten söz et,’ dedi. Ve o da cevap verdi: ‘Malınızdan vermek, az vermektir. Ama kendinizden verirseniz, gerçekten vermiş olursunuz.”(Cibran, age, sayfa 24)
Birine bir şeyi o kişi talep ettiğinde, istediğinde verdiğinizde evet bir şey yapmış oluyorsunuz, ama çok şey yapmış olmuyorsunuz. Çünkü o zaten onu istemiştir. İki seçeneğiniz var: Ya vermek ya da vermemek, reddetmek talebi. Dolayısıyla esas sevgi, dostluk ve kişiler arasındaki sarsılmaz bağ, o kişi onu talep etmeden, onu görüp o kişinin istediğini ona sunabilmenizdir.
Tabii ki bu olanaklarınız varsa; sadece maddi şeylerden söz etmiyorum, maddi-manevi her tür şey. İncelik, hayatın inceliği budur: Bir insana, o insanı kırmadan, incitmeden ve o talep etmeden, onun istediği şeyi gözlemleyip bilip onu sunabilmektir; işte budur. Elbette bir de bir şeyi verdiğiniz kişinin o şeyi kabul etmesi gerekir ki, bazen de kabul etmeyebilir.
Diğer yandan daha önce de yazdığım gibi, bir taraf hep veriyorsa, diğer taraf hep alıyorsa, oradaki ilişki ister istemez bir iktidar ilişkisine dönüşecektir, iki tarafın niyeti bu olmasa bile.
Erol Anar
“Bazı insanlar hayata fazla gelir” başlıklı ve erolanar.org’da 1 Haziran 2025 tarihinde yayınlanan yazımdan bir bölüm. Yeniden gözden geçirildi.
Görsel: Jure Širić, Pexel.
Share this content:



Yorum gönder